
Sizi bilmem ama bende sık sık oluyor…
O anda bulunduğum yerin geçmişte nasıl göründüğünü, gelecekte ise nasıl görüneceğini tahayyül ediyorum. Özellikle her sabah Üsküdar’dan; Kabataş’a, her akşam ise Kabataş’tan; Üsküdar’a tekneyle geçerken karşıya bakıp; “Acaba 50 yıl sonra, 100 yıl sonra buraların silueti nasıl olacak?” düşüncesi oluşuyor.
İstanbul’un tarihî dokusunun, hızla büyüyen modern yapıların gölgesinde nasıl bir dönüşüm geçireceği sorusu, endişe verici senaryoları beraberinde getiriyor.
Her teknolojik gelişmenin bir sonraki gelişmeyi daha da hızlandırdığı gerçeğini göz önünde bulundurarak 50 yıl – 100 yıl sonraki İstanbul siluetini tahayyül ediyorum.
Örneğin; uçan otomobillerle, Boğaziçi’nin altına yapılan birçok tünelle trafik sorunu kalmamış.
Güzel bir tahayyül…
Ne var ki hayallerimizdeki gibi uçan otomobillerle trafik sorununun çözüldüğü bir gelecekte bile, nüfus artışının yarattığı baskı, kaçınılmaz görünüyor. Mevcut nüfus artış trendi devam ederse, 2075’te İstanbul’un ulaşacağı nüfus, oldukça çarpıcı olacak.
Gökdelenlerin bir sarmaşık misali şehrin her yerini saracak olmasıyla, geçmişin heybetli tarihi yapılarının fark edilemez hale gelebileceği ihtimali, bir hayli iç burkuyor.
Ataşehir’in 1990’lı yılların başındaki görünümü…
Bunları tahayyül ederken geçtiğimiz aylarda Sabiha Gökçen Havalimanı’na giderken Ataşehir’de gördüğüm bir caminin ve çevresinde kalan bir kaç apartmanın görünümü aklıma geldi. Etrafındaki yüksek yapılardan dolayı o yapıları fark etmek artık bir hayli zor.
Ataşehir’in günümüzdeki görünümü…
Nüfus; önümüzdeki 50 yılda, önceki 50 yılda olduğu gibi artarsa, 2075’te İstanbul’da yaklaşık 63 milyon kişi yaşayacak. Ütopik bir nüfus gibi görünüyor.
Ne var ki bugünkü nüfus da, 50 yıl önce ütopik olarak görülüyordu.
Bu arada, Türkiye’nin 50 yıllık nüfus artışına bakacak olursak; İstanbul’un nüfusundan % 192 daha az artış gösterdiği görülüyor.
İstanbul’da; yaklaşık 1 milyon 200 bin bina bulunuyor. Nüfusa oranlarsak 13 kişiye bir bina düşüyor. 2075’te 13 kişiye bir bina düşmesi için yaklaşık 4 milyon 850 bin bina gerekiyor. Bu da yaklaşık 3 milyon 600 bin binanın daha inşa edilmesi anlamına geliyor.
İstanbul’un alanı, bu kadar daha bina inşa edilmesine uygun olmadığına göre, daha yüksek ve daha efektif binaların yapılması gerekecek.
1989’da inşa edilen Yapı Kredi Plaza, 96 metrelik yüksekliğiyle o dönemde İstanbul’un en yüksek binasıydı. Günümüzde İstanbul’un en yüksek binası ise 261 metreyle 2011’de inşa edilen İstanbul Sapphire…
Gelecekte daha yüksek binalara duyulan ihtiyaç elzem olacağına göre, İstanbul’un siluetinin kökten değişeceği aşikâr. Peki o zaman İstanbul’un simgeleri olan tarihi yapılar ne olacak?
Elbette onlar, yerinde duracak durmasına ama yukarıda da sözünü ettiğim gibi ultra yüksek binaların arasında görünmez hale gelecekler.
New York’ta gördüğüm, 1858’de inşa edilen Aziz Patrick Katedrali, tarihi yapıların, yüksek binaların çevresinde nasıl ‘ezildiğini’ gözler önüne seren en iyi örneklerden biri olarak gösterilebilir.
Ultra yüksek binaların, nüfusa doğru orantılı olarak artacağı, güneşin her sabah Doğu’dan doğacağı kadar aşikâr. Teknoloji ve inşaat malzemeleri buna izin veriyor vermesine ama ya şehrin alt yapısı? Yüksek yüksek binalarla artan nüfus, başını sokabilecek bir bina bulsa bile İstanbul’un alt yapısı, 60 milyonluk nüfusa yeterli gelecek mi?
Temiz su, enerji ve gıda gibi temel ihtiyaçların o kadar nüfusa yetip yetmeyeceği de bir başka soru işareti.
DİKEY TARIM ZORUNLU OLACAK
60 milyonu aşkın bir nüfusun altyapı ihtiyaçlarını karşılamak, en büyük zorluklardan biri olacak.
• Temiz Su… Su kaynakları üzerindeki baskı artacak ve yeni barajlar, su arıtma tesisleri ve atık suyun geri dönüşümü gibi çözümler hayati önem taşıyacak.
• Enerji… Elektrik tüketiminin hızla artması, yenilenebilir enerji kaynaklarına ve nükleer enerjiye olan ihtiyacı artırıyor. Akkuyu Nükleer Enerji Santrali gibi projeler, bu artan talebi karşılamak için bir çözüm olarak görülüyor.
• Gıda… Şehirleşme tarım arazilerini azalttıkça, gıda güvenliği de önemli bir sorun haline gelecek. Bu, dikey tarım ve sürdürülebilir üretim yöntemlerinin yaygınlaşmasını zorunlu kılacak.
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar, perşembe günü yaptığı açıklamada; elektrik üretiminde rekor kırıldığını belirterek, 36 milyar 700 milyon kilovat saate ulaşıldığını söyledi. Bu hesapla, nüfus artışına göre 2075’te aylık elektrik üretiminin 77 milyar 804 milyon kilovat saate çıkması gerekiyor.
Yakın gelecekte enerji üretiminin, tüketimi karşılaması için nükleer enerji santrali inşa ediliyor.
Akkuyu Nükleer Enerji Santrali
Ayrıca yüksek binaların şehrin iklimine bulunduğu olumsuz etki de söz konusu. Zira o olumsuz etkiyi günümüzde de ziyadesiyle yaşıyoruz.
Bu hızlı değişim, sadece şehirlerin fiziksel yapısını değil, aynı zamanda sosyal ve ekonomik yaşamı da dönüştürecek. Örneğin uzaktan çalışma modeli daha da yaygınlaşabilir. İnsanların evleriyle iş yerlerinin farklı şehirlerde olacak olma ihtimali bir hayli yüksek. Keza bu durum, günümüzde bile bir hayli yaygınlaştı. Elbette burada en büyük sorunlardan biri, sinerji düşüklüğünün, verimi azaltması olacaktır.
Sinerji sorununun bir şekilde çözülmesiyle uzaktan çalışma modeli, yeni şehirleşme modellerini ortaya çıkarabilir. Bu durumda; birçok ilçe büyüyecek, birçok ilçe de il olacak. Hatta yeni şehirlerin kurulması da gündeme gelecek.
Ankara’da Anıtkabir’in bulunduğu Anıttepe
İstanbul’un tarihi ve kültürel mirası korunmaya çalışılırken, geleceğin ihtiyaçlarına nasıl uyum sağlayacağı, şehrin önümüzdeki 50 yıldaki en büyük mücadelesi olacak gibi görünüyor.
Bu durum, sadece İstanbul’a özgü değil, Ankara ve İzmir gibi diğer büyük şehirlerimizde de benzer bir dönüşüm yaşanacak.
İzmir Konak Meydanı
İSTANBUL’UN TARİHİ
İstanbul’un tarihi, 300 bin yıl önceye kadar uzanıyor. Küçükçekmece Gölü kenarında bulunan Yarımburgaz Mağarasında yapılan kazılarda insan kültürüne ait ilk izlere rastlandı. Bu dönemde gölün çevresinde Neolitik ve Kalkolitik insanların yaşadığı sanılıyor. Çeşitli dönemlerde yapılan kazılarda, Dudullu yakınlarında Alt Paleolitik Çağ’a, Ağaçlı yakınlarında ise Orta Paleolitik Çağ ile Üst Paleolitik Çağ’a özgü aletlere rastlandı.
Tarihî yarımadada ilk kent, Megaralılar tarafından M.Ö 7’nci yüzyılda Byzantion adıyla kuruldu.
Kaynak: Habertürk